Okudum: Tembellik Hakkı (Paul Lafargue)

tembellik-hakki

“Yemenin, içmenin, sevmenin
bir de tembelliğin dışında,
tembellik edelim her işte.” — Gothold Ephraim Lessing

Konfüçyüs’ün çok sevdiğim ve kendime hayat felsefesi yaptığım bir sözü vardır: “Zevkle yaptığınız bir işi mesleğiniz olarak seçin. Böylece, ömrünüzün geri kalanında hiç çalışmak zorunda kalmazsınız”. Bu sözü okumadan önce ben de genelde sevmediğim işleri yapmaktan hoşlanmazdım ve zorla dayatılması durumunda her türlü karşı olurdum. Fakat bu sözü okuduktan sonra kendimce “bu kadar güzel anlatılamazdı gerçekten” dedim ve o gün bugündür hayat felsefem ve ilkem haline gelmiştir bu söz. Tembellik Hakkı kitabı da anlatım tarzı ve derinliği farklı olsa da hemen hemen bu konuyla ilgili bir kitap. Öncelikle kitabın alt başlığını söylemem gerekli ki kitabın konusu hakkında yanlış anlaşılmalar olmasın. Kitabımızın alt başlığı: “1848 “Çalışma Hakkı”nın Çürütülmesi”dir. Yani kitabımız, çevirmenin de Sunuş bölümünde bahsettiği gibi, “L’Egalité gazetesinde yer alan bu alt başlığı kullanmamak, Lafargue’ın aslında inceden inceye alay ettiği tembelliğin övgüsünü yaptığı yanılgısına yol açabilecektir.” Bu yanlış anlaşmanın önüne geçtiğimize göre devam edebiliriz.

Halletmemiz gereken bir konu daha var. O da okuduğum baskı ile ilgili. Bu kitabı ilk sipariş ettiğim zamanlarda (30.04.2015) henüz Ayrıntı Yayınları’nın çevirisi yayınlanmamıştı. Dolayısıyla bende Telos Yayınları tarafından 1996 yılında basılmış olan 7.Basımını sipariş ettim. Aslında daha birçok yayınevi bu kitabın baskısını yapmış fakat pek araştırmadan almışım sanırım. Araştırmadan derken kitabı ve içeriğini araştırdım tabii ki de fakat hangi yayınevlerinde baskısı var ona pek bakmamışım ki bu çok eski basımı almışım. Daha sonra sosyal medyada Ayrıntı Yayınları’nın paylaşımını görmemle birlikte tekrar sipariş ettim ve geldiğinde tekrar okudum. Telos yayınlarının çevirisi kötü değil, fakat basım tarihi çok eski bir tarih olduğundan dolayı çeviride kullanılan dil biraz güncelliğini yitirdiğinden olacak sanırım anlamakta biraz güçlük çektim. Ayrıntı Yayınları’nın çevirisini okurken o kadar güçlük çekmedim. Ayrıntı Yayınları çevirisinde Paul Lafargue’nin anlatısından hemen sonra bir de Bob Black isimli yazarın “İşin Yok Edilmesi Üzerine” adını verdiği denemesini, konu itibariyle Paul Lafargue’nin anlatısıyla ilgili olduğundan dolayı olacak sanırım, kitaba eklemiş. Ben de bu yazımı Ayrıntı Yayınları çevirisine göre yazmayı tercih ettiğimden dolayı Bob Black’ın denemesi de yazıma dahil olacaktır fakat bu deneme için uzun bir değerlendirme yazmayacağım çünkü yazımın konusu Paul Lafargue’nin anlatısıdır. Bunu da hallettiğimize göre kitaba geri dönebiliriz.

Paul Lafargue’nin bölümleri Önsöz, Yıkıcı Bir Kör İnanç, İşin Kutsanması, Aşırı Üretimin Ardından Gelen,Yeni Havaya Yeni Güfte ve Ek olmak üzere 6 bölümden oluşuyor. Bu altı bölümden öncede çevirmenin yazmış olduğu Sunuş bölümü var. Çevirmenin konuya hakim olduğunu direkt Sunuş bölümünden anlayabiliyorsunuz. Okuduğunuz da “tamam ya, kitabın çeviri kalitesine güvenirim” ben diyorsunuz ve kitabın geri kalanını gönül rahatlığıyla okuyabiliyorsunuz. Önsöz bölümünde de yazarımız Paul Lafargue, anlatısının temelinde yatan eleştirileri ve kaynaklarını açıklamakla birlikte kitabı okuyan devrimci sosyalistlere de “hâkim sınıf tarafından halkın kafasına yerleştirilen önyargıları kırmak zorundasınız” diyor. Bu önyargılar ile kast ettiği, anlayacağınız üzere, “çalışma tutkusu”dur. Kapitalistler o dönem insanlarına “tutumlu davranın ve toplumsal zenginliği artırmak için daha çok çalışın” yalanını söylemişlerdir. Gerçi hâlâ söylenmeye devam ediyor o ayrı da. “Toplumsal zenginlik” dedikleri şey, sadece kendilerinin zenginlikleridir. Üzerlerinden milyonlarca dolar kazandığı işçileri ise yazarımızın dediği gibi “perhiz”e mahkûm etmiştir. Onları kendi içlerindeki “çalışma tutkusu” ile cezalandırmıştır.

Yıkıcı Bir Kör İnanç bölümü, yazımın başına eklediğim şiir alıntıysa başlıyor. Bölümün ismi tabii ki de yine “çalışma tutkusu”na gönderme yapıyor. Bu noktada sanırım sizlere yazarın “çalışma” kavramını nasıl algılandığını aktarmam gerek. Yazarımızın çalışma ile kast ettiği şey, zoraki bir etkinlik olan çalışmadır. Örnek vermek gerekirse: sadece günlük hayatımızı sürdürebilmek için (ekmek gailesi için) ücret karşılığında emeğimizi satıyorsak, yazara göre bu bir zoraki çalışma etkinliğidir. Çünkü üretme etkinliğinin amaçları, Sunuş bölümünde çevirmenimiz tarafından eklenen Marx alıntısında şöyle sıralanıyor:

Şimdi insani varlıklar olarak üretimde bulunduğumuzu varsayalım. Aramızdan her biri, iki nedenle kendini olumlar: kendisi ve diğerleri için…
1-Üretimimde bireyselliğimi, özgüllüğümü kavramış olacağım; öyleyse bu etkinlikte, yaşamımın bireysel bir tezahüründen yararlanmayı deneyecek ve nesneyi [ürünümü] seyrederken –hiçbir kuşkuya yer vermeksizin– etkinliğimin somut, elle tutulur bu nesnesinin gücünde kişiliğime güven duymanın kişisel sevincini yaşayacağım.
2- Ürünümden duyduğum bu hazda, emeğimle bir insan ihtiyacını tatmin etmiş olmanın, [böylece] insan doğasını anlamış olmanın, yani bir başka insana doğasına uygun düşen bir nesneyi vermiş olmanın bilincine ve hazzına ulaşmış olacağım.
3- Seninle insan türü arasında bir aracı olarak hizmet etmenin, senin öz insani doğanı tamamlayan ve bizzat sana gerekli bir parça olarak senin tarafından kabul edilmenin bilincine ulaşmış olacağım; bir başka deyişle düşüncende ve sevginde olumlanmış olduğumu bileceğim.
4- Bu bireysel ve yaşamsal etkinliğimde doğrudan gerçek doğamı, toplumsal varlığımı, topluluğu, “gemeinwesen”i olumlamış ve kavramış olacağım.

— s.11 / Bölüm: Sunuş – İhya Kahraman

Dolayısıyla bu üretme etkinliğimiz sadece “iş” ile sınırlandırılamaz ve sadece bir “ekmek gailesi”ne indirgenemez. Üretme etkinliğimizin amacı sadece para kazanmak olmayacağı gibi aynı zamanda ürettiğimiz ürüne de yabancılaşmamamız gerekiyor. Ürettiğimiz ürünle insanlara faydalı olduğumuzu bilebilmeliyiz ve her şeyden önce yaptığımız bu etkinlikten zevk almalıyız. Yazımın başında alıntıladığım Konfüçyüs sözünün kitabın konusuyla ilgili tamda bu noktada belirginleşiyor. Yaparken zevk almadığınız bir üretme eylemi, sizi, yaptığınız üretim sürecinden de yabancılaştıracaktır. Bunun üzerine bir de, üretim sürecinde hiçbir katkısı olmadığı halde en büyük payı kapan kapitalistler (şirket yöneticileri) girdiğinde, “üretme” eylemi iyice zevksiz ve bu nedenle “kendini gerçekleştirmek”ten uzak bir etkinlik haline geliyor. Yani “üretme” etkinliğimiz bir ekmek gailesine indirgenmiş olur. İşçi sınıfı ise bu durumu içselleştirmiş ve sorgulamadan sadece “iş” yapmaktadır. Sefaletinin sebebinin “iş”in kendisi olduğunu anlayamamıştır. İşte Paul Lafargue’nin eleştirisinin temelinde bu düşünce yatıyor. Kapitalizm şu an bu kadar geniş bir alana yayılmışsa, bu yayılmadaki en büyük katkıyı işçiler yine kendileri sağlamışlardır, içlerindeki o bitip tükenmez bilmeyen “çalışma tutku”larıyla. Bu noktada bir alıntı paylaşmak isterim:

Ama yine de uygar ulusların tüm üreticilerini kapsayan o büyük sınıf, kendini özgürleştirerek, insanlığı kölece çalışmadan kurtararak, insan denilen şu hayvandan özgür bir varlık yaratacak olan proletarya; kendi içtepilerine ihanet ederek, tarihsel görevini tanımayarak şu çalışma dogması tarafından baştan çıkarılmayı kabul etti. Bunun da cezası şiddetli ve korkunç oldu. Bütün bireysel ve toplumsal sefalet, onun şu çalışma [iş] tutkusundan doğdu.

— s.29-30 / Bölüm: Yıkıcı Bir Kör İnanç

İşin Kutsanması bölümüne yazarımız, 1770 yılında yazarı belli olmayan bir çalışma üzerinde yorumlar yaparak başlar ve devamında ise uzun çalışma saatlerinden ve de o dönemin (19.yy.) Avrupa’sındaki işçi sınıfının sefaletini aktarır bizlere çeşitli alıntılar ile. Bu alıntılarda dönemin Avrupa’sını gerçekten çok iyi aktaran, adeta gözünüzde canlandıran, güçlü tasvirler yer alıyor. Özellikle Dr. Villermè’den yapılan alıntılar gerçekten insanın kanını donduran cinsten. 12 saatlik uzun çalışma saatlerinden sonra fabrikalardan çıkıp evlerine yol alan işçilerin, kadınların ve 12 yaşında bile olmayan çocukların durumları çok iyi resmedilmiş. Bu tasvirleri alıntılamak isterdim fakat hem yazımın alıntılarla dolu olmasını istemiyorum, hem de kitaptan okuduğunuzda daha etkili olacağına inanıyorum. Bir yandan da iktisatçılar, halka aynı yalanı tekrarlayıp duruyor: “Refahınızı yaratmak için çalışın, durmadan çalışın!” Fakat bunun ileride hem kendileri için, hem de kapitalistler için nasıl tehlikeler açacağının farkında olamadı işçi sınıfı tıpkı onların bu sefaletinin kendi içlerindeki “çalışma tutkusu”ndan kaynaklandığının farkında olmadıkları gibi.

Kömür ocaklarında çalışan çocuk işçiler. 10 Ocak 1911, Pensilvanya. Tasvirlere çok benzediğinden dolayı ekledim bu görseli. Kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/133841420151040424/
Kömür ocaklarında çalışan çocuk işçiler. 10 Ocak 1911, Pensilvanya. Tasvirlere çok benzediğinden dolayı ekledim bu görseli. Kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/133841420151040424/

İçlerindeki “çalışma tutkusu” ve inandıkları “refahınızı artırmak için çalışın!” yalanıyla birlikte, adeta makineler gibi, durmadan üretim yapan işçiler yazarımıza Aşırı Üretimin Arından Gelen isimli bölümü yazdırdı. Bu bölümde adından da kolayca anlaşıldığı üzere işçilerin “çalışma sapkınlığı”nın sonucunda ortaya çıkan aşırı üretimin neden olduğu, hem işçileri hem de kapitalistleri etkileyen sonuçları aktarıyor okura. Bu sonuçlardan biraz bahsetmek istiyorum. Aşırı üretim, doğal olarak, şirketlerin satamayacakları kadar çok ürün depolamasına neden oldu. Satamayacakları kadar çok ürünün depolarında duruyor olmasına rağmen, fabrikalar “çalışma sapkınlığı” ile dolup taşmış işçilerden oluştuğu için depolar ağızlarına kadar olmaya devam etti. Bu da fabrikatörlerin ham madde bulmalarında sıkıntı çekmelerine neden oldu. Bu durumda dolayısıyla çeşitli miktarlardaki işçilerin işten çıkarılmasına neden oldu çünkü ham madde sıkıntısı var ve üretim durmadan devam ediyor, sermaye gitgide azalıyor ve çözüm olarak fabrikatörlerde işçi sayısını azaltma yöntemini uyguluyor. Döndük dolaştık yine aynı noktaya geldik. Ne demiştik: “İşçilerin içine yerleştirilmiş bu “çalışma tutkusu”, onların sefaletlerinin nedenidir aslında”. Fakat sonuçlar bununla bitmiyor. Proleterler “iş” kavramının kendisini sorgulamak yerine, yanlış bir sorgulamaya girerek “çalışmayan yiyemez!” diye ayaklanıp kapitalistleri de çalışmaya zorladılar. Bu durum da kapitalizm de elinin altında bulundurduğu kolluk kuvvetlerini devreye soktu ve maalesef kanlı sonuçlar ortaya çıktı. Birkaç sonuç daha var aslında ama onları kitabı okumaya karar verecek olan sizlere bırakıyorum her şeyi anlatıp kitaba olan merakınızı söndürmek istemem.

Yeni Havaya Yeni Güfte bölümünde yazarımız son derece kara mizah dilinde bir anlatımı tercih etmiş ve bizlere “iş” ortadan kaldırıldığı zaman yapılması gerekenleri ironik bir anlatımla aktarıyor. Ve bölümün sonunda bize şu soruyu soruyor:

Şayet işçi sınıfı, ne kapitalist sömürü hakkından başka bir şey olmayan İnsan Hakları’nı talep etmek ne de yalnızca sefalet anlamına gelen Çalışma Hakkı’nı istemek için değil; ama kendisine hâkim olan ve doğasını alçaltan bu kötü tutkuyu [iş tutkusunu] yüreğinden söküp atarak tüm insanlar için günde üç saatten fazla çalışmamayı savunan tunçtan bir yasa oluşturmak için o müthiş gücüyle ayağa kalkarsa… Yer küre, şu yaşı Dünya sevinçle titreyecek ve kendinde yeni bir dünyanın kıpırdandığını, karnını tekmelediğini hissedecektir. İyi ama kapitalist ahlak tarafından bozulmuş, yozlaştırılmış bir proletaryadan böylesine cesur bir kararlılığı nası istemeli?

— s.65 / Bölüm: Yeni Havaya Yeni Güfte

Zor bir soru öyle değil mi? Kitabı bitirmiş ve üzerine düşünmüş olmama rağmen henüz benim de cevaplayabildiğim bir soru değil.

Yazımın başında da belirttiğim gibi Paul Lafargue Tembellik Hakkı çalışmasını ilk olarak L’egalitè gazetesinde tefrika ederek yayınlamış fakat sonra bunu kitaplaştırdığında bazı düzeltmeler ve ekler yaptı. İşte bu ek bölümde kitabımızın içerisinde yer alan Ek isimli bölüme yer alıyor. Bu bölümde de yazarımız, “çalışma tutkusu”nun nasıl kötü bir şey olduğunu, ilk çağ filozoflarından da, örnek vererek açıklıyor. Ve bu şekilde Paul Lafargue’nin Tembellik Hakkı anlatısı tamamlanmış oluyor.

Yazımı bitirmeden önce başlarda bahsettiğim gibi, Ayrıntı Yayınları basımında yer alan Bob Black isimli yazarın “İşin Yok Edilmesi Üzerine” adlı denemesini de biraz değerlendirmek isterim. Bob Black şu an hayatta olan bir yazar ve yazdıklarından anladığım kadarıyla Tembellik Hakkı çalışması üzerinde büyük bir etki bırakmış olacak ki Paul Lafargue’nin anlatısı ile aynı konuyu, farklı bakış açıları da katarak biraz da güncelleme yaparak, ele almış. Ben de şahsen denemesini gayet beğendim. Ayrıntı Yayınları bu eklemeyi yaparak doğru bir karar almış. Paul Lafargue’nin de değindiği fakat Bob Black’in bölümlerinde daha belirgin olan şey ise “makinelerin insanları köle gibi çalışmaktan kurtaran şeyler olduğu” vurgusu oldu. Fakat bu noktada Bob Black’in de dikkatle değindiği bir nokta var ki çok önemli: Makineler gelişirken bir yandan da sırf tüketime dayalı bir toplumu oluşturmaması gerekir ve bilim kurgu filmlerinde sıkça gördüğümüz robotların insanları köleleştirdiği bir duruma getirilmemesi gerekir. Bob Black’in bu konudaki şahsi görüşü insanların doğal ihtiyaçlarını gideren teknolojik gelişmelerin desteklenmesi yönündedir. Ben de şahsen katılmıyor değilim bu düşünceye, yazılım mühendisi olmama rağmen teknolojinin her yere girmesi taraftarı değilim. Her neyse bu konu belki ileride farklı bir yazımın konusu olur.

Aslında yazımın başında konu hakkındaki şahsi fikirlerimi aktarmıştım fakat burada birazcık daha detaylı bir şekilde değinmek isterim. Şahsen ben de uzun zamandır yazarın belirtiği yanılgıya düşmüştüm. Hatta burjuva bir slogan olduğunu kitaptan öğrendiğim “Emek en yüce şeydir! Çalışma Hakkı engellenemez!” gibi bir söylemi destekliyordum. Fakat bu kitabı okumamla birlikte ve gerçekten mantıklı bir eleştiri olduğunu kabul ederek, bu düşüncemden vazgeçtim. İnsanlar içlerindeki bu “çalışma tutkusu”na yenik düşüp sadece ekmek gailesine düşerek sevmediği işleri yapmak zorunda kalmamalı, istediği kadar çalışabilmeli ve ürünüyle kendini gerçekleştirebilmelidir. Aksi bir durum, yani ücretli emek (ücretli kölelik) söz konusu olduğunda zaten bugün görmekteyiz sonuçlarını.

Son olarak, Ayrıntı Yayınları hem baskı kalitesi olarak hem de çeviri kalitesi olarak gerçekten çok iyi bir kitap ortaya çıkartmış. Eğer bu yazım, sizde kitabı okumaya yönelik bir istek oluşturduysa -ki amacım bu zaten- size tavsiye edeceğim baskı da Ayrıntı Yayınları’nın baskısı olacaktır. Çevirmen İhya Kahraman’ın nezdinde Ayrıntı Yayınları’na da teşekkür etmek gerek, böylesi kaliteli bir yapımı Türkçe’ye kazandırdıkları için.

Bir başka kitap değerlendirmesi yazımda görüşmek dileğiyle, esenle kalın.

Dünya proleterleri… Yeter, dinlenin artık!

Reklamlar

Yorum yazmak için;

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s