Okudum: Bilmem Hatırlar Mısın? (Ali Çolak)

bilmem hatırlar mısınBir şeylerin hâlâ anlamlı olduğu zamanları hatırlar mısınız? Hani şu herşeyin daha az bulunduğu, daha az kişi tarafından ulaşılabilir olduğu ama genede insanların mutlu mesut bir arada yaşayabildikleri, insanlar arasında daha az ayrımın olduğu zamanları. Henüz sitelerin(web sitesi değil konut olarak) pek yaygınlaşmadığı insanların hâlâ mahallelerde ki apartmanlarda yaşadığı, paylaşmanın, komşuluğun ne anlama geldiğinin bilindiği, mahalle sokaklarında çocukların oyunlar oynadığı zamanları bilmem hatırlar mısınız? Belki de çoktan unuttunuz o zamanları ama önemli değil “Bilmem Hatırlar Mısın?“(Ali Çolak) kitabı hatırlamanıza fazlasıyla yardımcı olacak, hatta sizi bir o kadar duygulandıracak, o zamanlara olan özleminizi körükleyecektir. Yazarımız bu eserinde deneme türünden yazdığı yazıları bir araya getirerek bir kitap oluşturmuş. Bende her zaman için deneme yazıları okumayı sevmiş biri olarak bu güzel kitabı alıp, okuma şerefine nail olabildim. Kitapta bahsedilen eski zaman konuları benim doğumumdan önce geçmiş olsa da bende 1995 doğumlu ve şehir yaşamından uzakta Karadeniz’de bir köyde büyüdüğümden yazarın anlattıkları bana o kadar yabancı gelmedi hatta öyle ki, kitapta bahsedilen bir çok durumu bende bizzat yaşadım. Peki neydi bu durumlar? İşte bunun için hemen kitabın detaylı değerlendirmesine geçelim.

Kitabımız deneme türünden eserlerin bir araya geldiği bir kitap olduğu için haliyle bir olay örgüsü yada tek bir tema bulunmamakta fakat şöyle bir bakacak olursam ortalama bi’ tema olarak ‘eski zamanlara duyulan özlem’ diyebiliriz aslında, çünkü kitabın hemen hemen tamamında yazarımız eski zamanlara duyduğu özlemi kendi anıları ile de pekiştirerek bizlere aktarıyor. Bunun yanında alt tema olarak da ‘anne&baba sevgisi ve özlemi’ farklı bölümler de işlenmiş durumda farklı alt temalarda mevcut tabii ki ama onlarda ‘eski zamanlara duyulan özlem’ temasının farklı kolları diyebiliriz aslında mesela yazar bir bölümde siteler ile mahalleleri karşılaştırıyor buradaki temamız yine ‘eski zamanlara duyulan özlem’ adı altında genelleştirilebilir diye düşünüyorum. ‘Anne&Baba sevgisi ve özlemi’ üzerine şöyle çok duygusal bir alıntı paylaşmak istiyorum izninizle:

Erkeklerin anneleriyle paylaşacak ne çok şeyi vardır!

Yazık ki paylaşamaz; anneyle oğulun bütün beraberlikleri sükûtlarla geçer. Görünen sükûttur, ne var ki sessiz konuşmalar, upuzun dertleşmeler sürüp gider içten içe. Ana ve oğul, susarak anlaşırlar, bir hüzün denizinden geçer gibi susarak… Dokunulmasa, bozulmasa bu sessiz konuşmalar, kim bilir ne uzun saatler alır ve daima içe akıtılan göz yaşları ile son bulur. Bizim yaşlardaki erkeklerin, başını annesinin dizine koyup ağlamak ihtiyacı vardır. Nedeni, niçini sorulmaz… Ve yaşı altmışı bulmuş anneler de, gözlerini oğullarının gözlerinden kaçırarak, için için ağlamak ister. Bir anne, içinde düğümleyip durduğu hikâyesini, ancak gözleriyle, onlar taşımaz olunca da göz yaşlarıyla anlatır. O hikâye, hiç bir zaman gün yüzüne çıkmayacaktır! Nasıl bir hayatın içinden geçerse geçsin, yaşı altmışa varmış bir annenin bakışlarında düğümlenen, daima hüzündür. O hüznü okuyabilense, sadece oğullardır, kendi hikâyesini yalnız annesiyle paylaşan oğullar… Bir annenin hikâyesi yazılacaksa onu da bir oğul yazacaktır.

(…)

Annesi uzakta olan bir oğul ve oğlu uzakta olan bir anne… Bir hüzün demeti, kelimeleri olmayan uzun cümleler biriktirirler birbirleri için. Uzun ve içli suskular çoğaltırlar karşılıklı susmalara. Ve ister bilsin oğlu ister bilmesin, bir annenin hayali, dolaşır durur onun gecesinde, gündüzünde. Bir melek gibi, şeffaf kanatlarıyla çirkin dünyanın kirlerinden korur onu.

– s.10-12 / Bölüm: Anneler ve Oğulları

Bu oldukça duygu yüklü alıntıdan sonra eminim sizinde kitaba yönelik bir kaç düşünceniz oluşmuştur. Kitabın içerisinde böyle oldukça duygu yüklü bi’ çok bölüm bulunmakta ve sizlerin okumasını beklemekte. Hatta öyle ki ben bu ‘Anneler ve Oğulları’ bölümü okuyorken, ne yalan söyleyeyim, biraz gözlerim dolmadı değil. O kadar duygulu bir bölümdü gerçekten. Bu sevgi&özlem bölümlerinin yanı sıra birde eskiye olan özlemin anlatıldığı bölümler var ki gerçekten okunduğunda insanı o zamanlara gönderiyor. Ben her bu tarz bölümü bitirdiğimde bi’ süre kitabı kapatıp o zamanları düşünüyordum gerçekten, sonra “vay be ne günlerdi” diyordum ve tekrar kitabı okumaya devam ediyorum. O tarz bölümleri özellikle çok beğendim çünkü bu benimde muzdarip olduğum bir konudur geçmişe duyulan özlem. Her ne kadar teknolojik biri olsamda gerçekten kendimi bu çağın insanı gibi göremiyorum bir türlü, yazarımızda aynı sorundan muzdarip ki böyle bölümler yazmış hatta kitabın ilk sayfasında yer alan biyografisinde “Yaşamak istemediği çağın yıllarından biri olan…” şeklinde bir başlangıç mevcut. Kitap içerisinde bu konuyu gerçekten harikulade işleyen bölümler bulunmakta, hatta yazılarımı takip edenler bilir ben kitaplardaki beğendiğim kısımları arşiv oluşturmak için bilgisayara yazarım tek tek, bu kitabın beğendiğim kısımları tamı tamına 17 sayfa oldu. Bir çok bölümü o kadar beğendim ki paragraf, cümle ayırt edemedim komple bütün bölümü aldım arşivime o kadar lezzetli bir bölümdü bu geçmişe duyulan özlem bölümleri. Çok beğendiğim bölümler arasında kitapdaki sırasıyla ‘Anneler ve Oğulları’, ‘Dağ Gibi Adamlardı’, ‘Karanlıkların Tadı’, ‘O Güzel Yoksulluğumuz Bizim’, ‘Erken Büyümüş Çocuklar’, ‘Kendine Kalıyor İnsan, Elinde Sonunda’ isimli bölümler mevcut. Özellikle ‘O Güzel Yoksulluğumuz Bizim’ bölümü tamamen benim düşüncelerime tercüman oldu diyebilirim, kesinlikle okumanız gereken bir deneme. Şimdi bir kaç alıntı paylaşarak sizleride geçmişi özlemeye davet etmek istiyorum:

Yemekler tel dolaplarda saklanır, yoğurtlar keselenip bahçedeki ağacın dalına asılır, sular soğusun diye toprak testilerde geceletilirdi. Mahallede gündüzleri evden eve, habire tencereler, tabaklar, testiler gider gelirdi. Bahçesinden bamya, börülce, domates toplayan, salatalık yada acur koparan, bunların bir yarısını komşuya götürür… Bir adak adayan, bir dileği gerçekleşen yağlı ekmek, tavuklu pilav yahut helva yapar, konu komşuya dağıtıverirdi. Kimi fazladan yaptığı yoğurdu, kimi yemeğinin bir kısmını, kimi de burcu burcu kokan tandır ekmeğini alıp komşuya geçerdi.

-s.92 / Bölüm: O Güzel Yoksulluğumuz Bizim

Gökyüzü bir çocuğun en büyük oyuncağıdır, en büyük… Yüzü yukarı otlara uzanmış ve üstündeki sınırsız maviliğe bakan bir çocuk, sonu gelmez bir oyuna dalmıştır. O mavi kubbenin yüzünde nice atlılar koşturur, canavarlar takla atar; eli kılıçlı tüfekli adamlar oradan oraya savrulur, sihirbazlar iplere tutunup göğün tepesine tırmanır!..

– s.71 / Bölüm: Mavi maviydi gökyüzü

Şimdi izninizle bu iki alıntı üzerine biraz konuşmak istiyorum. En son ne zaman bir komşunuzdan bir tabak yiyecek geldi yada en son siz ne zaman komşunuza bir tabak bi’şeyler gönderdiniz? Büyük bir şehirde yaşıyorsanız çok büyük ihtimalle bayağı eskidir. Büyük şehirde değilde Türkiye’nin başka bir yerinde mesela Karadeniz’de yaşıyorsanız sık sık olabilir bu tarz şeyler ama yinede benim gözlemlediğim eskiye nazaran artık daha az oluyor böyle ince davranışlar. Artık ‘komşuluk’ kavramı pek kalmadı diyebiliriz, düşünün yani karadeniz’de bile maalesef. Bunun pek tabii sebebi kapitalizm tabii ki de fakat bu yazımda bu kadar derine girmek istemiyorum. Sadece bu durumun, insanların bu hale gelmesinin sebeplerini, sizlere düşündürmek istiyorum. Sizce ne oldu da insanlar bu hale geldi? Bence bahsettiğim gibi kapitalizmin yayılması ile birlikte oluşan gelir farkı insanların arasını açtı, daha çok para kazanma hırsı her türlü ilişkiyi yok edip bunu parasal bir çıkar ilişkisine dönüştürdü. Bazen kabul etmek istemesedek bile maalesef bunlar oldu. Her neyse siz bu konu üzerine düşünün bende diğer alıntı üzerine bir kaç bi’şey söyleyip yazımı bitireyim.

Çocukken hangimiz yapmadık ki, bu ikinci alıntıda bahsedilen şeyi, hangimiz bulutlarla oyun oynamadık ki? Dev bir sinema perdesi gibi gökyüzünden yavaş yavaş geçen bulutlarla ilgili hangimiz benzetmeler, senaryolar kurmadık ki? Tanrım, ne büyük bi’ yaratıcılıktı bu yaptığımız! Hayal gücümüz öylesine genişti ki, hemen hemen her buluttan bir anlam, bir benzetme, bir hikaye çıkartabilirdik. Yeni nesillerin bunu yaptığını pek sanmıyorum ben, sanırım bu yüzden biraz da, yeni nesillerin hayal gücü daha zayıf. Bu alıntıyı okuduktan sonra resmen köyde çay bahçelerinde sırt üstü uzanıp bulutları bir şeylere benzetmeye çalıştığım zamanlara geri gittim. O zamanlar, ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi diyorum.

Son olarak her zaman ki gibi kitabın genel bir değerlendirmesini yapıp bitirmek istiyorum yazımı. Genel olarak kitabı çok beğendiğimi zaten yazımdan da anlamışsınızdır. Fakat ilginç bölümler de yok değil kitap içerisinde, mesela, yazarın zeytin sevgisini anlatan bir bölüm mevcut. Ben o bölümü okurken ‘zeytin’i bir imge olarak düşündüm yani zeytin üzerinden birilerine gönderme yapılıyor sandım fakat öyle değilmiş gerçekten bayağı bildiğimiz zeytinden bahsediliyor bölüme ama anlatım biçimi gerçekten çok farklıydı. Eğer sizde deneme türünden eserler okumayı ve bu tarz farklı yazılarla karşılaşmayı seviyorsanız ya da daha önce hiç deneme türünden bir eser okumadıysanız “Bilmem Hatırlar Mısın?” kitabı iyi bir başlangıç olacaktır sizin için. Hele bir de sizde benim gibi geçmiş zamanlar özlem duyuyorsanız kesinlikle alıp okumanız gereken bir kitap, okumazsanız, bir yanınız eksik kalır benden söylemesi 🙂

Bir başka kitap değerlendirmesi yazısında görüşmek üzere,
Esenle kalın…

Reklamlar

Yorum yazmak için;

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s